29 Ekim 2025, Çarşamba.
Riverside, California.
Hazır vakit varken yazayım. Bazen uzun süre 5 dakika ayıramayacak oluyorsun kaleme ve deftere.
Çaylak olmanın en kötü yanı kaydet tuşunun çalışmaması. Kenara kaydetmek sözlüğün en önemli özelliklerinden biri. Böylece yazdığını okuyup, imla hatalarını düzeltebiliyorsun mesela.
İşte çaylakken yapamıyorsun bunu. Yoksa ömür boyu çaylak da kalabilirdim. Dert değil.
Benim amacım içimi boşaltıp rahatlamak. Yüz bin tane amacım da olabilir ama en önemlilerden bir tanesi bu.
Sergen Yalçın ve Beşiktaş videolarıyla vakit öldürüyorum. Beşiktaş güzel takım. Renkleri güzel bi kere: siyah beyaz. Sarı lacivert veya sarı kırmızı eksik hissettiriyor bana. Bir boşluk oluşuyor içimde. Ancak siyah ve beyaz bütün her şeyi ifade edebiliyor gibi geliyor.
Psikolojik sorunlarım vardır belki. Renklere bu kadar anlam yüklenmemeli tabii.
Bir yandan Beşiktaş’ın hep zor durumda olması da heyecan yaratıyor. Acaba başarabilecek mi? Galatasaraylı olsan biraz sıkıcı sanki. Hep şampiyonsun. Fenerbahçeli olsan, sanki hep zenginler var orda.
Beşiktaş da fakir değil. Bi kere semt olarak zengin semti. Değil mi? Beşiktaş yani. Kiralar kaç paradır Allah bilir.
Benim hatırladığım Mrmic’li dönemler. 88’li olduğum için Mrmic’i, Recep’i, Alpay’ı, Ertuğrul’u, Sergen’i, Oktay’ı, Mehmet’i, Amokachi’yi hatırlıyorum. Onlarla sevmiştik Beşiktaş’ı. O dönem Galatasaray’da Volkan vardı herhalde kalede yanlış hatırlamıyorsam. Fenerbahçe’de Okocha ve Uche vardı. Bi dönem Danimarkalı Hogh vardı Uche’nin yanında herhalde. Bolic vardı. Sonra Balic de geldi. Galatasaray’da da Hakanlar vardı. Büyük Hakan, küçük Hakan.
Neyse, güzel dönemlerdi. Çocuktuk. Derdimiz tasamız yoktu. Hayat bize güzeldi. En güzel günlerimiz olduğunun da farkında değildik zaten. Tıpkı şu an geriye kalan hayatımızın en güzel anlarını yaşadığımızın farkında olmadığımız gibi.
Ne kadar müthiş aslında. Yaşadığın her an, geriye kalan ömrünün en güzel anları. Böyle bakıp her dakika müthiş keyifli olmak gerek aslında. Çünkü zaman geçtikçe problem çoğalıyor. Bir kere bedenin yaşlanıyor ve arızalanıyor her daim. Bugün bacaklarından şikayetçiysen, yarın buna kolların da eklenecek. İkisinden şikayet ettiğin günün ertesi ise bunlara böbreğin eklenecek. Asla azalmayacak ağrıların. Her gün daha da çoğalacak. Tabiata karşı koyamazsın. Rüzgara karşı işersen, zararlı çıkan sen olursun.
Kızıl saçlı, yeşil gözlü, iri memeli, kısa boylu, tombik popolu bi kız var hayalimde. Ancak fazla uzun tutmuyorum onu orda. “Gözümde büyütemiyorum çünkü sıçıyor o da.” (Ceza).
Ama sıçmasaydı ona aşık olabilirdim. Tapmak isterdim. Ayaklarına kapanmak. Ayak parmaklarının aralarını yalamak. Bana acıması için yalvarmak isterdim ona. Belli ki Tanrı bir ihtiyaç.
Bu tarife uygun bir escortla tanışmıştım yıllar önce. Sonra escortluğu bırakmıştı kız. Kahrolmuştum o escortluğu bıraktığında. Hala daha düşünür düşünür kahrolurum o kızın bir daha müşterisi olamayacağımı idrak ederek. Yalvardım, bana bir ayrıcalık tanısın istedim, iki katı üç katı para önerdim ama kabul etmedi.
Uzun süre para da yolladım karşılıksız. Yani içimde bi umut belki bir gün bir kez daha birlikte olabiliriz umudu. Ama o umut da azaldı ve bitti. Öylesine paralar göndermiş oldum. Boşa gitti kaç bin dolar. Olsun. O umudun fiyatıydı o bikaç bin dolar. Keşke bi umudum olsa da uğruna para harcasam. Umudun olmaması daha büyük bir fakirlik.
Sevgilisi falan da yok. Bugün annesinin doğum günü. Bu bahaneyle hediye aldım. Teşekkür etti. Mutlu oldu. İltifatlar etti bana, “ne kadar iyisin, çok tatlısın” diye ama işte. Uzaklarda biraz da tabii. Yanyana olsak belki acırdı. Belki bir gece daha uyurduk onunla koyun koyuna.
Böyle platonik aşık olmayı seviyorum. Böyle platonik aşığı olduğum kız sayısı bir değil, iki değil. Boşa harcadığım paralar çoğalmaya devam ediyor. Bir yandan borç götümü avuçluyor, bir yandan ben parayı çöpe atıyorum.
Bir Meksika’da, bir Türkiye’de, bir Rusya’da, bir Japonya’da, bir Kolombiya’da, bir Kenya’da sevgilim olsa mesela. Ne kadar güzel olur. Her ırktan 18 yaşında taze genç masum bir güzellik. Hepsinin de memeleri iri olsa biraz. Hem genç, hem büyük memeli.
Bella Gray’i izliyorum oysaki. Yaşı olmuş 29 ama hala ergen sevimliliği var kızda. Memişleri de minnacik ama yine de sevimli. Bilemedim şimdi. Kızlar çok güzel be. Hayata dair tek güzel şey kızlar. Ancak onlar için bile yaşamaya değmez.
En güzel şey ölüm. Sonra kızlar. Yani en güzel şey ölmek ama illa da yaşayacaksak, yani sike sike yaşıyoruz işte o zaman bu hayattaki en güzel şey de kızlar işte.
O yüzden yetişkin filmlere müteşekkirim. Onlar olmasa bu kadar güzel kızı çırılçıplak, sevişirken görmek mümkün olmayacaktı. Hem de her ırktan. Hem de hepsi genç, 18 yaşında, taze, masum ve güzel. Kiminin memintosu küçük, kiminin memintosu büyük olsa da, hepsinin tadı farklı, hepsinin tadı güzel.
Bi meyveler, bi de kızlar böyle lezzetli. Şimdi canım elma, armut, ayva, nar, şeftali, kayısı, karpuz, kavun, çilek, dut, üzüm, kiraz çekti mesela. Ne kadar lezzetli her biri değil mi? Tıpkı Rus, Japon, Kenyalı, Türk, Brezilyalı, İsveçli, Çinli, Kolombiyalı kızlar gibi.
“Hayat acımasız, yoksul ve zalim bazı insanlara.” (Rafet El Roman).
Leave a Reply